6 Mayıs 2015 Çarşamba

150 Sokak'ta Hıdırellez

Çocukluğumda hıdırellez, sabahın erken saatlerinden itibaren bulabildiğimiz kadar çok çalı çırpı toplamak demekti. 

O yıl sabahçıysak okuldan dönmek için can atar, öğlenciysek  okula gitmemek için binbir bahane uydururduk. 150 sokağın farklı yaşlardaki tüm çocukları için, hep birlikte yapılan çok önemli bir işti hıdırellez için hazırlanmak. 

Akşam yakacağımız ateşin heyecanı hepimizi sarardı. 4-5 yaşından büyük tüm çocuklar sokakta saatlerce çalışırdık kendimizce. Beyaz Saray, Kervan Saray ve Şirin Saray apartmanlarının bahçeleri çalı çırpı ve çocuk sesleriyle dolardı. Ne kadar özgürdük. Ne kadar özgürmüşüz!  

Akşam olmaya yakın sokağın ortasında ateş yakılır, üzerinden atlanırdı. Büyük çocuklar küçükleri kucaklarına alıp atlatırlardı. Bazen rüyamda hâlâ birinin kucağında ateşten atlarken görürüm kendimi. Ne büyük heyecandı. Ne büyük heyecanmış! 

Babam ve annem de işten gelir gelmez eğlenceye katılırlardı. Babam bir sicimin ucuna ince bir bulaşık teli bağlar, teli tutuşturup balkondan dışarı doğru sarkıtır, ucundan tuttuğu sicimi hızla çevirirdi. Bizim sokağın havai fişeğiydi bu. Herkes çığlık çığlığa ikinci kattaki evimizin balkonunda dönen ateş çemberini izlerdi. 

Yemekten sonra sıra, Hatay Caddesi'ne çıkıp yürümeye gelirdi. Caddede neredeyse adım atacak yer bulunmazdı. Caddenin kaldırımları panayır yeri gibi olurdu. Tüm babaların omuzlarında birer çocuk otururdu. Ne büyük eğlenceydi. Ne büyük eğlenceymiş! 

Mevsimin ilk dondurması o gece yenirdi. Penguen Pastanesi'nden. Annem ille de adisebaba almayı isterdi, biz ise külahta dondurma diye diretirdik. Babamla ikisi adisebabalarını yerken biz dondurmaları çoktan bitirmiş olur, pamuk helvacıya doğru kırardık dümeni. Ne mutlu çocuklardık. Ne mutlu çocuklarmışız!

Eve döndüğümüzde yatmadan önce balkona çıkıp tahta mandallardan ev şekli yapardık. Ev sahibi olmak için. Bu annemin en büyük dileğiydi. Bizi de ortak ettiği bu dileği Hıdır ile İlyas'a iletmek için  tüm aile mandalları özenle yerleştirirdik. Bu sırada "Yarın mutlaka yağmur çiseleyecek, bak göreceksiniz" derdi annem. Ona göre Hıdır ile İlyas her yıl yalnızca 5 Mayıs'ta buluşur, 6 Mayıs'ta yine ayrılmak zorunda olduklarından böyle sessiz sessiz, çiseleye çiseleye ağlarlardı.

Tüm bunlar her yıl 5 Mayıs'ta aynı sırayla tekrarlanırdı. 6 Mayıs günü ise hepimiz, 150 sokağın tüm çocukları, günlük rutinimize döner, ipek böceklerimiz için yaprak toplamak üzere dut ağacının dallarındaki yerlerimizi alırdık. Biz ağacın tepesindeyken, sessiz sessiz, çiseleye çiseleye yağmur yağardı.

Resim: Laurence Stephen Lowry - "Children playing in a street"

30 Aralık 2014 Salı

Noel Baba’ya Nasıl Bakmak? Esra Ercan Bilgiç



Tam Noel Baba meselesi üzerine yazmaya başlamıştım ki, medyada Noel Baba figürünün bolca yer almasının müsebbibi olarak laikliğe işaret eden, yılbaşı kutlamalarının “kutsanmaya” başlamasından şikayet ederken “Burası gâvur memleketi mi, Müslüman bir ülke mi?” diye soran bir yazı okudum[1] 

Günümüz Türkiye’sinde meselenin tüketim kültürünün kutsal mekanları olan AVM’lere , küresel kapitalizme, tüketim kültürüne vs. değinilmeden tartışılmasını hiç şaşırtıcı bulmadım. İlginç olan, aynı tartışmanın yaklaşık 80 yıldır devam ediyor olması. 20 Aralık 1936 tarihli Son Posta gazetesinde de benzer bir tartışmaya yer verilmiş. Son Posta’da eleştirilen belli ki laiklik değil, yazıda “züppelik” olarak tanımlanan Batıya özenme hali:

“Noel geliyor, fakat bundan bize ne? Noelin dini mahiyetinden haberi olmıyan bazı aileler o gece evlerinde ağaç dikip süslemeyi ve çocuklarına hediye almayı âdet edinmeye başladılar. Hıristiyan ilinin icap ettirdiği bu âdeti bize bilerek sokmak züppelik, bilmiyerek sokmak ta gaflettir. (…) Kimdir bu Noel Efendi? Yahut kimdir şu uzun ak sakallı ihtiyar? (Son Posta, 20 Aralık 1936)”

 Anlaşılan o ki Noel Baba figürü Cumhuriyet’in kurulduğu dönemden bugüne bu ülkede hep bir eleştiri konusu olagelmiş. Eleştirilerin farklı dönemlerde hangi bakış açısıyla yapıldığı ise bu toplumun temel sorunsallarını anlamak için ilginç tarihsel veriler sağlıyor bize. Oysa Noel Baba figürünün pek de öyle Hıristiyan gelenekleriyle filan bağlantısı yok.

İlk olarak Amerikalı karikatürist Thomas Nast’ın 1863 yılında çizdiği ve seküler motifler taşıyan Noel Baba figürünün,1930’da Coca Cola firmasının reklam kampanyası için adapte edildiği ve popülerleştirildiği biliniyor. Detaylı bilgi Okan Nalçacı’nın yazısından edinilebilir. Bu adaptasyon sürecinde Coca Cola’nın marka rengi olan kırmızı beyaz kullanılıyor ve tüketicilerde geleneksellik algısı yaratabilmek için figür dinselleştiriliyor. Yaratılan Noel Baba mitinin ardında yatan amaç, 1929’daki Büyük Buhran’dan kaynaklanan toplumsal ümitsizliğin tüketiciler nezdinde aşılmasını sağlamak.

 Liverpool John Moores Universitesi’nden Ian Stronach’ın Anthropology Today dergisinde yayınlanan “ Towards a Theory of Santa”(2011) başlıklı makalesinde değindiği gibi, aslında Noel Baba figürü, içinde pek çok ikili karşıtlığı bir arada barındıran bir tüketim kültürü hayaleti. Buna göre Noel Baba miti hem seküler, hem dinsel; taşıdıkları hem meta, hem armağan; temsil ettikleri hem kutsal, hem dindışı; hem maddi, hem manevi. İşte bütün bu karşıtlıkların biraradalığından doğan Noel Baba figürü, kapitalizm ile tüketim kültürünün meşrulaştırılması ve sürdürülmesi için ideolojik bir değer üretim mekanizması olarak işlev görüyor.

Noel Baba mitini anlamak için, bu figür üzerinden ne tür anlamların, kimler tarafından, hangi amaçlarla ve kimlerin çıkarı doğrultusunda dolaşıma sokulduğunun sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bu soruları Althusser’in izinden giderek sorduğumda, Noel Baba üzerinden günlük yaşam pratiklerine sirayet eden, bir takım ritüeller ve gelenekler yaratılması suretiyle bağlanmamız istenen toplumsal düzenin kapitalizm ve tüketim kültürü olduğu sonucuna varıyorum.

[1] Yusuf Kaplan, 29 Aralık, Yeni Şafak

12 Mart 2014 Çarşamba

HEPİMİZ BERKİN'İN DE ANNESİYİZ ARTIK

Berkin’in de annesiyim bundan böyle. Hepimiz Berkin’in de annesiyiz artık. Çocuklarımızın yüzüne bakarken giden çocuğumuzun yüzü hep gözümüzün önünde duracak. Daha donuk bakacak gözlerimiz. Daha tedirgin, daha ürkek…

Giden çocuğumuzu aklımıza getirmeden sarılamayacağız çocuklarımıza. İçimiz daha çok titreyerek öpüp koklayacağız oğullarımızı, kızlarımızı. Gelip içimize oturan acı içimizde kök salacak. Çaresiz, bu ömürlük acıyla yaşamayı öğreneceğiz.

Gülüp oynamanın çocuklarımızın hakkı olduğunu bildiğimizden onlarla birlikte biz de gülüp oynayacağız, evet. Ama yüzümüz gülerken içimiz hep burulacak bundan böyle. “Giden çocuğumuz da şimdi burada bizimle gülüp oynasaydı" diye geçireceğiz içimizden, her güldüğümüzde.

Giden oğlumuzu geri getiremeyeceğimizi bildiğimizden, geride kalan oğullarımız, kızlarımız gitmesin diye uğraşacağız. Acının böylesini bir daha yaşamayalım diye gözümüzden sakınacağız çocuklarımızı.

Bakkala ekmek almaya gittiklerinde aklımız çıkacak, yüreğimiz oynayacak. Yaşadığımız kentlerin sokakları, caddeleri hep tekinsiz görünecek gözümüze. Bir güvercin tedirginliği kök salacak içimizde. Tedirginliğimizin kökleri kaynayacak acımızın köklerine.

“Tıpkı bir güvercin gibi olacağız artık... Onun kadar sağımıza solumuza, önümüze arkamıza göz takmış gibi olacağız. Başımız onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.”*

“Kendimizi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde” göreceğiz, ama “bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz” diyemeyeceğiz. “Bu ülkede insanlar çocuklara dokunmaz” diyemediğimiz gibi. Artık hep ürkek olmaktan hiç özgür olamayacağız.

Bu acı, bu tedirginlik, bu ürkeklik ne kadar hepimizinse duyduğumuz öfke de o kadar hepimizin olacak. Oğlumuzun canını alanlar yargılansınlar, hesap versinler isteyeceğiz. İşimiz gücümüz adalet aramak olacak bundan böyle. Adalet bulamadıkça öfkemiz hiç dinmeyecek.

*Hrant Dink (2007), Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği

8 Haziran 2013 Cumartesi

KURŞUNKALEM

Nabi Avcı, Sevgili Hocam,​                                     

Size “Sayın Bakanım” diye hitap etmek istemedim hocam, öyle yazınca biraz soğuk, çokça da mesafeli göründü gözüme. Mazur görün lütfen. Bu akşam sizi hatırlamak, yazdıklarınızı okumak için zaman ayırdım kendime. Ben bunu arada sırada yaparım. En çok da derse on dakika kalmışsa ve o gün pek de hazırlanamamışsam. Telaşla etrafımda kurşunkalem bulmaya çalışıp sizi hatırlarım. 

1998 yılıydı, bizim Bilgi Üniversitesi’nin yeni kurulduğu yıllar.  Sizin asistanınızdım o zamanlar. Sabah MED 101 dersinize girer, üç saat boyunca sizi dinlemeye doyamazdım. Akşam bir üç saat daha dinlerdim, bu defa yüksek lisans öğrenciniz olarak. Kuştepe’deki AKO’da yapardık dersleri. Bir akşam geciktiniz. Hepimiz masanın etrafına dizilmiş sizi beklerken telaşla içeri girdiniz. Oturdunuz, elinizde bir kurşun kalem tutuyordunuz. “Hazırlanamadan geldim çocuklar” dediniz o tok sesinizle, “o yüzden bu akşam size kurşunkalemi anlatacağım”. Siz anlattınız, biz dinledik. Kurşunkalemi milat alıp, düşünceyi ve sözü yazıya dökmek için kullanılan kurşunkalem öncesi ve kurşunkalem sonrası yazı yazma araçlarını tek tek, ‘medium’un toplumsal değişimle ilişkisi perspektifinden, referanslar vererek, analizler yaparak, teoriler geliştirerek anlattınız. Tam üç saat. Hatırlar mısınız? Ben o dersi hiç unutmadım hocam. Çünkü ben o gün, düşünmeyi öğrendim. 

Üniversiteyi yeni bitirmiştim, genceciktim. Sokaktaki şu gençler var ya hocam, onlar kadardım. O zamanlar internetle yeni tanışmıştık biz. Sizin kuşağın kurşun kalemi daktiloydu ya hani, bizimkiyse yeni yeni ağa bağlı bir klavye. Sizin daktiloyla yapamadıklarınızı biz klavyeyle yapar olmuştuk. Sanal alem diye bir yer icat etmiştik kendimize, sandalyelerimize oturup sanal alemde gezinmeye başlamıştık. Gel gör ki daktilo hantaldı hocam. Klavye de öyle, kablolarla da bağlıydı üstelik. Daktilo sizi, klavye bizi yerimize sabitliyordu. Kalkamıyorduk biz. Sokaktaki  bu çocuklarsa hocam, onlar akıllı telefonlarıyla, tabletleriyle her yerdeler ve her an erişim içiler. Ele avuca sığmayışları biraz da bundan. Hareketliler hocam, daha iyi şeylere yönelik bir arayış içindeler. Bu arayış, o daha iyi şeyleri bulmakla da dengelenmeli, değil mi hocam? Siz de katılacaksınızdır bana.  

Kurşunkalem, diyordunuz, düşünceyi ve sözü yazıya dökmekte kullanıldığından, çağdaş katılım toplumunun oluşması için mühimdir. Sokaktaki bu çocukların da düşünceleri, söyleyecek sözleri var hocam. Taksim'de şimdi, şu anda, ellerinde kurşunkalemleriyle söylüyorlar sözlerini. Fakat sesleri işitilmiyor ne yazık ki.  

Siz, hocam, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’dan rica etseniz, başbakanla bir konuşsa, şu aşağıdakileri söylese mesela: 

 “Hareket toplumsal değişimin aracıdır. Ancak bireyler dünya üzerindeki yerlerini, toplumsal konumlarını, kendilerini algılayış biçimlerini değiştirebilirlerse toplumsal değişim gerçekleşebilir. Bu anlamda toplumsal değişme, bireylerin kazandıkları hareketliliklerin toplamıdır. Çağdaş katılım toplumunun oluşması için fiziki, toplumsal ve ruhi hareketlilik gibi belli başlı hareketlilik türleri arasında sistematik ilişkiler olması gerektiği açıkça gösterilmişir. (…) Hareketlilik daha iyi bir şeylere yönelik bir arama olduğuna göre,  bir şeyler bulmakla da dengelenmelidir, - tıpkı arzla talebin dengelenmesinde olduğu gibi-. Kabaran düş kırıklıklarının yol açtığı yeni devrimin kökeninde yatan da, pek çok toplumun psişik arz-talep dengesini bir türlü kuramamasıdır.”*

En derin saygılarımla, 

Esra Ercan Bilgiç

*Nabi Avcı, Enformatik Cehalet, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1999, s. 171-172

3 Haziran 2012 Pazar

Esra Arsan Giderse Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Neler Kaybeder?

Esra Ercan Bilgiç

Esra Arsan'la 1998 yılının Ağustos ayında tanıştım, bizim bölümde çalışmaya benden üç gün önce başlamıştı. Tam 14 yıl önce. Bu 14 yılın yaklaşık 10 yılında aynı ofisi paylaştık. Bilenler bilir, 10 yıl aynı ofisi paylaşmanın aynı evi paylaşmaktan pek de farkı yoktur. Her gün gündemdeki konuları, gazete manşetlerini, önemli meseleleri tartıştığın ilk kişidir ofis arkadaşın. O nedenle Esra Arsan, her şeyden önce benim şahsi tarihimde düşünme, yorumlama ve eleştirme sistematiğimi ilk elden etkilemiş çok önemli bir isimdir. Buradan bakınca o aslında benim de hocamdır. Bununla birlikte ofis arkadaşın kederine, mutluluğuna, derdine, sevincine her sabah tanık olan ilk kişidir. O yüzden bir yerden sonra 'ofis arkadaşı' tabiri aranızdaki ilişkiyi anlatmakta kifayetsiz kalır. Esra Arsan benim dostumdur.

Ben şimdi burada bir dost olarak Esra Arsan'ı anlatmayacağım tabii. Ben şimdi burada Esra Arsan bölümden giderse nasıl üzüleceğimi, şahsen bu durumdan nasıl kötü etkileneceğimi anlatmayacağım. Benim anlatmak istediklerim Esra Arsan'ın bana ve öğrencilerine kattıklarının da ötesinde, bölüme ve üniversiteye kattıklarıyla ilgili.

Şöyle bir düşünüyorum. Hadi verdiği derslerin içerik ve işleniş bakımından sahip olduğu yüksek standardı saymayalım; bu zaten her hocanın asli görevi. Hadi makalelerini, kitaplarını, araştırmalarını, katıldığı konferansları da saymayalım; bunlar da zaten akademisyen olmanın gerekliliği. Peki öyleyse bunların dışında kalanları düşünelim. Geçtiğimiz 14 yılda bölümün çıkardığı basılı yayınların hemen hepsinin başında Esra Arsan vardı. Bilgi Genç Haber Ajansı'nı (BGHA) kuran ve işlemesini sağlayan Esra Arsan'dı. Bu ajansın kapılarını yalnızca bizim bölümden değil üniversitedeki her bölümden öğrenciye açan oydu. BGHA muhabirlerinin ürettiği haberlerin çeşitli gazetelerde yayınlanmasını sağlayan oydu. Bölümün bünyesinde çıkan yayınlarla alınan ne kadar iletişim ödülü varsa, hepsinin arkasında Esra Arsan'ın da emeği vardı. Öğrencileri yarışmaya başvurmaya teşvik eden, hatta çoğu zaman onlar adına formları doldurup gönderen oydu. Son dönemde öğrencileriyle birlikte çıkardığı Eksiyirmidört'le, bir iletişim fakültesi bünyesinde çıkabilecek en iyi içerikli, en yüksek kaliteli, en cesur yayını var etti.

Esra Arsan yalnızca 2012 bahar döneminde Bilgi'de üç tane konferansın düzenlenmesinde başı çekti. Bunlardan biri geçtiğimiz ay yapılan European Journalism Training Association'ın (EJTA) konferansıydı ki bu derneğe hem Medya hem de TVRP bölümlerinin geçtiğimiz yıl üye olarak kabul edilmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Bu üyelik her iki bölüme de uluslararası bir nitelik ve prestij kazandırdı. Uluslararası demişken, aralarında Daniel C. Hallin'in de bulunduğu uluslararası üne sahip pek çok akademisyen ve gazetecinin Bilgi'ye gelip konuşma yapmasını, öğretim kadrosu ve öğrencilerle buluşmasını sağladı.

BİA'nın her yıl düzenlediği 'Okuldan Haber Odasına' isimli, farklı üniversitelerden gazetecilik öğrencilerine yönelik eğitim programlarına her zaman gönüllü olarak destek verdi. Yine BİA'nın yürüttüğü yerel gazetecilere yönelik eğitimler çerçevesinde Türkiye'nin dört bir yanına gidip gazetecilik mesleğinin ileriye gitmesi için uğraştı. Daha fazla özgürlük için mücadele eden ne kadar birey, grup, dernek, kulüp kendisinden destek istediyse hepsine düzenledikleri seminer ya da panellere bizzat katılıp konuşmalar yaparak destek oldu. Çok iyi bir hoca ve çok iyi bir akademisyen olmanın dışında 2008'de Hayat TV'de yaptığı 'Medya Gözcüsü' programıyla, RED dergisinde ve yıllardır çok çeşitli yayınlarda yazdığı medya eleştirisi yazılarıyla gazetecillik ve medya eleştirisi alanında bir duayen haline geldi. Katıldığı TV programlarında, gazetelere verdiği röportajlarda hep etikten, meslek ahlakından, özgürlüklerden ve demokrasiden söz etti. Hep açık sözlü, hep dobra ve hiç bir zaman sözünü sakınmayan biri oldu.

Esra Arsan'ın bu bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini 14 yıldır şaşkınlıkla izliyorum. İşine ve öğrencilerine olan bağlılığına, akademisyenlik ve gazetecilik mesleklerine olan tutkusuna ise yıllardır gıptayla tanıklık ediyorum. Onun varlığının Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü'ne ne çok şey kattığını bir kez daha hatırlamak ve hatırlatmak, Esra Arsan'ın bölümle ve üniversiteyle ilişiğinin kesilmesi kararının gözden geçirilmesi ümidimi korumak istiyorum.

 Esra Arsan'ın hep dediği gibi: "Herşey olur, hayat kalır!"

8 Eylül 2009 Salı

BÜTÜN BABALAR...

'Ölüm' cümle içinde ilk kez hayatımdan geçtiğinde kaç yaşındaydım bilmem. 4, belki 5. Silik bir andır hafızamda. Babaannemin kucağında oturmuş karşı apartmanın önündeki kalabalığı seyrediyordum camın arkasından. "Niye toplanmışlar?" diye sordum. "A'nın babası ölmüş" dedi babaannem. "Hangisi" dedim, "hangisi ölmüş? Şu köşede ayakta duran mı?". "Yok" dedi babaannem gülerek. Anlattı, anlattı, anlamadım.

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
...

Cemal Süreya'nın bu şiirini ilk kez okuduğumda kaç yaşındaydım bilmem. 13, belki 14. Birden kaskatı kesildim okurken. İlk kez bu şiirle düştü içime babamı kaybetme korkusu. O gün anladım. O günden beri korkarım. Kör olmaktan. Babama her sarıldığımda korkarım.

Bu yıl içinde iki can dostum kör oldu. Babalarından ummuyorlardı bunu, kör oldular. Kaskatı kesildim kör olurlarken. Ne desem, nasıl teselli etsem bilemedim. Hep iki şiir geçip durdu içimden.

ölür...
bütün babalar ölür
biraz ebemkuşağı
yeşil zeytin gözlerinde hüzün
incir ağacının altında yatan narin
kaşlarının kıvrımı çandarlı körfezi
bin yıllık zeytin ağacının kırılan dalları
kırılan bir ömrün yapraklarıyla öylece durur
ölür
bütün babalar ölür.
- Halim Yazıcı

Resim: 'Father Figure' by Rodney Black

3 Eylül 2009 Perşembe

ÇOCUKKEN ERKEK GİBİ OLMAKLA ÖVÜNEN KADINLAR

Hello! dergisine verdiği röportajda yıllar öncesine dönen Deniz Berdan, "Hareketli, yaramaz ve erkek gibi bir çocuktum. Anneler sürekli 'oğlumu dövdü' gibi şikayetlerle bizim eve gelirdi" dedi.

O zamanlar nasıl bir hayat yaşadığını anlatan güzel top model Miranda Kerr, 'Erkek gibiydim. Her zaman dışarıda olmayı severdim; ağaçlara tırmanmak, çamurlar içinde oynamak. Hiçbir zaman Barbie’lerle oynamadım.

Sinem Kobal, "Ben lise sona kadar çok haşarı bir öğrenciydim. Erkek gibiydim. Sadece okul dışından platonik aşklarım vardı. Daha çok 'hoplayalım, zıplayalım, nereden kaçalım, nereyi kıralım' gibi şeyler vardı aklımda" dedi.

Burcu Esmersoy:
Aslında evde bebeklerle oynayıp onlara kıyafetler diken, Barbie bebeklerine kıyamayıp Cindy bebeklerinin saçlarını modelden modele sokan bir kız çocuğuydum. Dışardaysa futbol olmasa da top oynamaktan zevk alan ve dizlerini yaralamadan eve dönemeyen, neredeyse yaramaz bir oğlan gibiydim.

"Nasıl bir çocuktunuz?" sorusuyla karşılaşan neredeyse her ünlü kadının "erkek gibiydim" diye yanıt vermesi patolojik bir durum değil midir? Erkek çocuk gibi olmayı övünülecek bir özellik olarak vurgulayarak kız çocuk gibi olmaya pejoratif bir anlam yükleyen söylem medyada sürekli olarak karşımıza çıkıyor. Dışarıda olmak, dizleri yaralamak, ağaçlara tırmanmak gibi eylemler her daim erkek çocuklara has özellikler olarak düşünülüyor. Bu tür yaklaşımlar son derece özcü bir bakış açısının yansıması aslında. Evde olmak ve bebeklerle oynamak kızların, ağaçlara tırmanmak da erkek çocukların 'doğasında' var sanki. Bu 'doğasında olma' argümanı yalnızca ataerkil ideoloji değil, her türlü ideoloji yeniden üretilirken karşımıza çıkıyor. Örneğin, kapitalizmin insan doğasına en uygun sistem olduğu safsatası öyle bir pompalanıyor ki, bir de bakıyorsunuz sistem tarafından en çok ezilenler bile 'doğaları gereği' kapitalizmi savunur olmuş.
Toplumsal cinsiyetlerimiz, adı üstünde, sosyal hayat içinde edindiğimiz kimliklerimiz değil midir? Kız ya da erkek farkı olmaksızın, bazı çocuklar sakin, bazıları da hareketli ya da yaramazdırlar. Top oynayan kız çocuklar, erkek gibi olan değil, top oynamaktan hoşlanan çocuklardır yalnızca. Üstelik top oynamakta övünülecek, bebekle oynamakta ise utanılacak bir şey yoktur. Çocukken erkek gibi olmakla övünerek, ataerkil düzeni kabullenmiş ve bu düzeni devam ettirmekten yana tavır koymuş olmaz mı bu kadınlar?

Resim: 'Boxing Girls' by Cindy Zarrilli